Meral Tamer mtamer@milliyet.com.tr
Tüm Yazıları »
|
Öncelikle sizlerden özür dilemek istiyorum; vaad ettiğim 2. yazıyı 2 gün rötarla yazdığım için... Ancak Türkiye’de kadının durumuna bu kadar kafa yorarken, Anadolu’ya 18 yeni stadyum yapılacağını açıklayan Gençlik ve Spor Bakanımız Suat Kılıç’a, cinsiyete dayalı bütçeyi hatırlatıp, kadınlar için neler yapmayı düşündüğünü sormadan edemezdim.
Gelelim benim kanserin
2. yıldönümünü (daha 1 ay var ama) nasıl karşılamakta olduğuma...
Sevgili arkadaşım Metin Münir, yeni yılla birlikte yeme-içme konusunda ciddi bir değişiklik yapmış anlaşılan.
6 ocak günkü yazısından kısa bir bölüm aktarıyorum:
“Siz ne yaparsanız yapın, arkadaşlar. Ben kuyruktan çıkıyorum. Bu yıl için kararım, canımın çektiği her şeyi yemek ve içmek. İstediğim kadar. Korkmadan. Zevkine vararak.
Ve akıllıca.
Bilmiyorum farkında mısınız? Beslenmek dünyanın en basit
işi iken suçluluk yükleyen, neredeyse rehberlik isteyen bir hale geldi. (...)
Kendimizi doktorların, diyetisyenlerin, sağlık yazarlarının, PR şirketlerinin, reklamcıların kuklası haline getirdik. Her sabah uyandığımızda daha uzun ve iyi yaşamak için yememiz veya yemememiz gereken başka bir şey koyuyorlar önümüze.”
Herşeyi yiyorum artık
Bendeniz de kanser sonrasında Metin’in sözünü ettiği o kuyruğa hızla girip, bir süre kalıp, fena halde bunalmaya başladıktan sonra tedricen çıktım. Şimdi artık canımın istediği herşeyi yiyorum; ama akıllıca... Bunun sonucu olarak, gıda alışverişi için marketlerde geçirdiğim süre giderek uzuyor. Ama hiç şikâyetçi değilim.
Evim Levent’te. Son 3-4 aydır gerek Akmerkez’deki Macrocenter’da, gerekse MKM’nin altındaki CarrefourSa’da organik meyve-sebze reyonu açıldı. İkisinin de sertifikalı organik ürünlerine güveniyorum. Kanyon Macrocenter’ı terkettim, çünkü organik reyonu yok.
Eskiden o gün aklıma ne koyduysam onu pişirirdim; şimdi organik bölümde hangi sebze varsa onu pişiriyorum. Kimi gün kereviz çıkıyor karşıma, kimi gün brokoli ya da karnıbahar. Ispanak-pazı, genellikle oluyor.
Eskiden bizim evde çorba pek içilmezdi; içilse de sadece mercimek. Şimdi hangi organik sebze varsa evde çorba olup rondodan geçiyor ve organik ekmekle fırında yapılan krutonlar eşliğinde afiyetle yeniyor. (Krutonları fırından çıkarır çıkarmaz biraz erken hasat, organik sızma zeytinyağı ve kurutulmuş biberiyeyle karıştırırsanız enfes oluyor.)
Çiftlik balığı yok
Çiftlik balığını artık kesinlikle yemiyorum. Eskiden öğlenleri dışarıda hafif bir şey yiyeceksem, levrekli ya da somonlu salata yerdim; şimdi katiyen. Çünkü o fiyata, doğru-dürüst levrek alıp da o salatayı yapamazsınız.
Undan pirince, soğandan patatese artık herşeyin organiği var; tek sorun her zaman bulunmayabiliyor. Bulunca alacaksın.
Meyvelerde bence hâlâ sorun var. Muz aldım, felaket! Ayva da yenecek gibi değil. Mandalina neredeyse çekirdekten ibaret! Eeee sonuç nedir derseniz, onların da organik olmayanlarını yiyorum.
Kırmızı eti özleyince...
Kırmızı eti oldum-bittim çok severim; ama kanser sonrasında eve artık sadece pastırma olarak giriyor. O da konuklarım geldiğinde benim meşhur pastırmalı böreği mutlaka istedikleri için... Eh, onlara yapınca ben de bol bol yiyorum; ama o kadar!
Kırmızı et özlemimi bir fırsat çıktığında lokantalarda gideriyorum. Örneğin hafta içinde Bahçelievler’e yolumuz düştü. Yılların meşhur Ömür Lokantası, 2.5 ay önce yeniden açılmış. Garsonlar tecrübeli, hardalından domatesine ağzıma attığım her şey, en az benim marketlerde titizlikle seçtiklerim kadar lezzetli. Dönerini, kebaplarını söylemeye bile gerek yok. Hepsini afiyetle yedim. Kanser hücrelerini beslediği için şeker yememem lazım, ama üzerine künefe bile yedim.
Sonradan vicdan azabı çekmedin mi derseniz, biraz çektim, ama o kadar olacak artık. (Bu konuya devam edeceğim.)








Kelin ilacı olsa kendi başına sürer