Meral Tamer mtamer@milliyet.com.tr
Tüm Yazıları »
|
Radyoloji onkolojisindeki son randevum 6 Mayıs’taydı. 16 seans radyoterapiyle hallettik işi. Bekleme odasında her gün karşılaştığım kanser hastalarıyla keyifli sohbetler yaptık
Ben kahraman falan da değilim. Sadece mamografimi her yıl aksatmadan çektirdim. Bu süreçte “Erken teşhis hayat kurtarır” cümlesinin kuru bir slogan olmadığını da idrak ettim
Ameliyatımı yapan doktorum Meral Demirel’in, radyoterapide en güvendiği isim Prof. Dr. Maktav Dinçer’miş. Medica’dan randevu aldılar ve Osman’la (Ulagay) gittik. Maktav bey (adının ne anlama geldiğini sormayın, hâlâ bilmediğimi şimdi fark ettim) beni muayene etti; tüm röntgenlere, tomografilere, MR’lara, raporlara falan baktı. Benim tümör kesitlerinin California’ya gittiğini öğrenince de, “Sonuç gelmeden biz bir şey yapamayız. Kemoterapi gerekecekse önce o yapılacak. Sonra radyoterapi!” dedi.
Dün de yazdığım gibi California’dan gelen sonuçlar üzerine onkoloğum Prof. Dr. Gökhan Demir, kemoterapiye gerek olmadığı müjdesini verdi. Ve artık radyoterapi başlayabilirdi...
Dahası, beni 2 hafta süreyle “Kemoterapi olursam saçlarım dökülecek” stresiyle yaşatan gen testinin bir ödülü de olmalıydı elbet. Maktav Bey’e yeniden gittiğimde gen testini inceledi ve “Düşük risk grubunda olduğunuz için Kanada Protokolü’nü uygulayacağız; size 16 seans radyoterapi yeterli olacak” dedi.
Benimki Kanada Protokolü
Kanada Protokolü de ne diye soranlarınız mutlaka olacaktır. Efendim benim kanserle müşerref olmamdan sonra sık sık çıktı bu “protokoller” karşıma. Mesela bir Tedavi Protokolü var. Ameliyat olanlar için Anestezi Protokolü var. Radyoterapide ise 30 ya da 39 seans gibi, daha yaygın uygulanan Amerikan Protokolü, 15 seanslık İngiltere Protokolü ve 16 seanslık Kanada Protokolü var.
Ben 15 seanslık diye sevindikçe, Maktav Bey “Hayır İngiltere protokolü değil sizinki Kanada” deyip ödümü kopartıyor. (Kanada’nın sadece 1 seans fazla olduğunu öğreninceye kadar tabii...)
Bir dolu yan etkisi varmış
Meral Hanım, elime radyoterapinin yan etkilerini anlatan 2 sayfalık bir metin verdi: Seans sırasında ve sonrasında yorgunluk, ciltte ödem, renk değiştirme, meme çevresindeki kemiklerde ve kaburgalarda ağrı, akciğerde ışınlara bağlı zatürre...
Artık yazılara başlamam lazım, ama radyoterapinin yan etkileriyle bir toplantıdan diğerine nasıl koşuşturacağım? Kaldı ki 2. ameliyatın ardından sırtımın sol tarafında boydan boya oluşan ve ürtiker olmayıp alerji olduğu anlaşılan kızarıklık bile hâlâ tamamen geçmiş değil...
Dahası gerek doktorlarım, gerekse daha önce kanser geçirmiş dostlarım, cumartesi-pazar hariç her gün devam edecek bu radyoterapi seanslarının moral bozucu olduğunu da belirttiler. Radyoloji onkolojisi bölümünün küçük bekleme odasında, radyoterapi olmayı bekleyen diğer kanser hastalarıyla her gün birlikte olmak, moral bozucu etki yapıyormuş.
Radyoterapi moral bozar!
Madem öyle ben de kendimce çözümü buldum: Sabah erkenden giderim. İlk hasta ben olurum. Böylelikle diğer hastaları görüp de moralim bozulmaz! Meral Hanım kabul etmedi: “Ben radyoterapinizi bizzat Maktav Bey’in yapmasını istiyorum. O da öğleden sonra geliyor. Siz akşam üstü 16.30-17.00 gibi, son randevuyu alın. Orası da boşalmış olur. Çok hastayla karşılaşmazsınız. İşten biraz erken çıkıp gidersiniz. Sonra da evde biraz dinlenip hayatınıza devam edersiniz. Konsere mi gideceksiniz, yemeğe misafir mi davet edeceksiniz... Benim sizi tanıyabildiğim kadarıyla, hepsini hiç aksatmadan götürebilirsiniz.”
Yazılara yine başlayamadım
Tamam o zaman, ama bu durumda yazılara yine başlayamam. İstanbul’un trafiğinde gazeteye git, oradan iş toplantısına koş, oradan kendine sakin bir yer bulup yazı yazmaya çalış, yazını zamanında teslim etmeyi başar ve radyoterapi masasına yat. Yok, o kadar stres altında bana yapılacak radyoterapiden de hayır gelmez!
Dolayısıyla yazılar yine ertelendi. Tıpkı son 4 haftadır katılacağım toplantıları düzenli olarak randevu defterime yazıp, sonradan mazeret bildirerek hiçbirine katılamadığım gibi...
Geçtiğimiz perşembe günü (6 Mayıs) radyoterapi bitti. Bu süre içinde hastaneye hep seve seve gittim. Her gün benden 2 önceki ve 2 sonraki hastalarla karşılaşıp, sıramızı beklerken keyifli sohbetler ettik. Hepsindeki yaşama sevincini içimde duyumsadım.
Meral Hanım haklı çıktı. Seans sonrasında 1-2 gün hariç, hiç yorgunluk çekmedim. Ama ben de haklıyım. Şu yazılarım başladığından beri her arayana karşılık vereceğim diye nasıl yırtındığıma bakıyorum da, hem iş, hem de radyoterapi, benim gibi hiçbir ayrıntıyı atlamamaya çalışan biri için kabus olabilirmiş. Zaten radyoterapi seanslarında ahbap olduklarımın tümü, o süre zarfında çalışmıyorlardı.
“Arkası yarın” tadında...
Kanserle ilgili yazdıklarım, hiç öngöremeyeceğim kadar büyük bir ilgiyle karşılandı. Sadece arkadaşlarım, akrabalarım, tanıdıklarım ve 2 aylık ayrılık süresince beni özlemiş olan okurlarım değil, tanımadığım ve Milliyet okuru olmayan geniş bir kitle tarafından da okunuyor.
Siyasetçiler, sanatçılar, subaylar, işportacılar, büyük-küçük işadamları, bankacılar, akademisyenler, film yönetmenleri, gazeteciler, öğretmenler, üniversite öğrencileri, ev hanımları, emekliler, kanser hastaları, uzmanlık alanı kanser olan ve olmayan doktorlar... Hepsinden gelen telefon ve e-postalarda ortak bir nokta var: “Arkası yarın tadında bir dizi. Sabah ilk iş olarak sizi okuyoruz!”
Bunu nasıl başardım bilmiyorum. Ben 2 ay boyunca başımdan geçenleri, arkadaşlarıma ve beni arayanlara sözlü olarak nasıl anlattıysam, şimdi de yazılı olarak okurlarla paylaşıyorum. Hepsi bu.
Bütün e-postalarda ve telefonlarda “Arkası yarın” dışında bir ortak nokta daha var. Sık sık benim kanserle mücadelede gösterdiğim cesaretten, kahramanlığımdan övgüyle söz ediliyor: “Bu azimle siz kanseri mutlaka yeneceksiniz. Bu günleri atlatacaksınız.”
Ben kahraman değilim
Önceki akşam CNN Türk’teki 5N 1K programında Cüneyt Özdemir’le sohbet ederken iyice fark ettim ki, benim sizlere bir noktayı çok net olarak belirtmem gerek. Ben kanserle mücadele falan etmedim; etmiyorum. Çünkü tümör çok erken bir evrede yakalandı; buna gerek olmadı. Kanserle nasıl mücadele ettiğimi sorması üzerine Cüneyt’e söylediğimi, burada da tekrarlamak istiyorum: “Kanserde erken teşhis, hayat kurtarır” sözü, 2.5 ay öncesine kadar benim için, ezberimde olan kuru bir slogandan ibaretti. Bugünse hepinize bir an önce ulaştırmak istediğim bir mesaj.
Dolayısıyla ben KAHRAMAN da değilim. “Kanseri dövme” niyetim falan da yok. Evet cesurumdur. Hatta gözü kara olduğum bile söylenir. Ama buradaki cesaretim, kanserle mücadelede değil, kanser kelimesini ilk günden nezle-grip gibi telaffuz edip, hastalığımı herkesle paylaşabilmemdedir. Kendiliğinden öyle gelişiverdi...
Deniz Alphan (ayaktaki), Tijen Mergen’le Midilli Adası’nda gazetemizin bir etkinliğindeyiz. (Arkadaşlarımı merak eden okurlar için)
Erken Tanı, HAYAT KURTARIR
Bu yazı dizisinin ardından, kanserin toplumumuzda daha kolay konuşulup tartışılabileceği bir ortamın oluşmasını çok isterim. Yazmaya başlarken böyle bir niyetim de yoktu. Ama madem ki dizi bu kadar ilgi gördü, keşke anlattıklarım, toplumumuzda kanser kelimesine karşı oluşmuş katı tabuyu yıkabilse... İnsanlarımız, kanserin onlara hatırlattığı ölüm fikrinden kaçmak yerine, GATA Radyoloji Onkolojisi bölümünden Doç. Dr. Kaan Oysul’un belirttiği yönde daha fazla bilgilenmeye açık olsa... “Unutulmamalıdır ki biz bugün kanser vakalarının % 55’ini, hastanın başına bir daha bela olmamacasına tedavi edebiliyoruz” diye yazmış onkolog okurum. Ben de bilmiyordum, bu vesileyle öğrendim. Ve kendimi bu % 55’lik şanslı kesim arasında görüyorum.
Benim için kuru slogan olmaktan çıkıp ete kemiğe bürünen cümleyi tekrar ediyorum: “Kanserde erken teşhis hayat kurtarır!”
YARIN: ARTIK ONKOLOĞUMLA BAŞ BAŞAYIZ








Kelin ilacı olsa kendi başına sürer