Can Tanrıyar’ın medyamıza hediye ettiği televole programları sayesinde, zengin ve ünlülerin gösterişli dünyaları evlerimizin salonlarına taşınmıştı. Yıllarca, futbolcuların, kulüp yöneticilerinin özel hayatlarının yanısıra, Hülya Avşar-Gülben Ergen arasındaki yarışı, Kaya Çilingiroğlu’nun çapkınlıklarını, İbrahim Tatlıses’ın Asena, Derya Tuna’yla olan öyküsünü Sibel Can’ın çocukları, kiloları ve Miami tatillerini onlarla birlikte yaşadık. Yetenek ve evlilik programları yükselişe geçince, magazin programlarının “az sonra”ları yavaş yavaş gözden düştü.
Şimdilerde, televole ruhu yeniden canlanmış durumda, ancak artık paparazilere yakalanmaya pek gerek olmuyor. Milyonlarca insan gibi ünlüler de yediğini, içtiğini sosyal paylaşım sitelerinde zaten anlatıyor. Dikkat çekmenin en kestirme yollarından birisi Twitter. Yazan kişi ünlü birisi olunca, ilgi yüksek oluyor, tartışma büyüyor, haberler önce internet sitelerine, sonra gazetelere yansıyor, konunun kapsama alanı da doğal olarak genişliyor.
Son günlerin gözde gündemi Fazıl Say’ın Twitter’da kullandığı “arabesk yavşaklığı” terimi oldu. Günlük hayatında az konuşan Fazıl Say, her ne kadar tepki almak için söyediğini söylese de, bence, eleştiriler karşısında üzüldü Twitter’daki sayfasında, gelen mesajlara saatlerce tek tek cevap verdi. Bir yandan: “Benim için ise, yeterli olan bu bire bir yazışmalar hayatımda unutamıyacağım bir anı olarak kalır. İlk kez bu kadar “sert hesaplaştım” diyerek memnuniyetini dile getirirken, öte yandan şöyle yakınmaktan kendisini alamadı. “Twitter'da Fazıl'a saldırarak - döverek - azarlayarak büyük bir “kültür” zaferi elde ettiniz. Centilmence kutluyorum.”
Ben Fazıl Say’ı sevenlerdenim. Yaptığı müziği de beğeniyorum, siyasi konulara yakın durmayı istemesini de. Ancak, kendisini haksız duruma düşürmesini üzülerek izliyorum. Kıssadan hisse: bilgisayar klavyesi şişede durduğu gibi durmuyor. Söz uçuyor, yazı kalıyor. Bu yüzden, ekran başında ekle veya gönder tuşuna basmadan önce bir kaç kez yutkunmakta yarar var. Sonra geri dönüşü olmuyor.
Dubrovnik doğası ve tarihiyle büyülüyor
Geçen hafta Hırvatistan’ın rüya şehri Dubrovnik’e gittim. Şehirdeki derinlik insanı büyülüyor. Dubrovnik, eski adıyla Ragusa, 1365’ten itibaren imtiyazlı bir şehir kent olarak 443 yıl Osmanlı himayesinde yaşamış. Sonra Fransa ve Avusturya egemenliği altına girmiş. 1991’de Sırp saldırıları kentteki tarihi eserlere büyük zarar vermiş. Ancak, 2005’ten itibaren Unesco’nun desteğiyle, tahrip olan yapılar yenilenmiş, surlar içindeki olağanüstü kent merkezi yaşam bulmuş.
Dubrovnik’in nüfusu 49 bin. Yaklaşık 500bin turistin ziyaret ettiği kent, Adriyatik’in temiz denizini ve tarihin harika karışımını sunuyor. Beyonce, Oprah Winfrey, Kevin Spacey, Abramoviç gibi ünlüleri de çeken Dubrovnik’te fiyatlar uçuk değil. Eski kent merkezi surlar içinde yer aldığı için, motorlu taşıtlar giremiyor. Dar ara sokaklar restoranlar ve kafelerle dolu. Her sabah küçük bir pazar kuruluyor. Sokak müzisyenleri, dondurmacıları, kafeleriyle, özellikle geceleri büyülü bir atmosfer yaratılıyor. Hırvatlar sakin insanlar. Pazarlıktan hiç hoşlanmıyorlar. Hizmet ederken de vakur ve mesafeliler. Ciddiyetleri güven uyandırıyor.
Motosiklet ve araba gürültüsünden uzakta, harika taş binalar arasında, çekirdek kabuklarını, mısır koçanlarını yere atmayan insanlar arasında keyifli Akdeniz akşamları geçirmek istiyorsanız ideal bir yer Dubrovnik. Tacizkâr seyyar satıcılar, yakanıza yapışan hanutçular da yok. Deniz, yeşillik, tarih, sakin ve çoğu çok güzel insanlar, harika yemekler ve güzel kahveler var.
Rixos Liberty, Hırvatistan’da Türk kültürünü yaşatıyor
Rixos, Dubrovnik’in ünlü Liberty oteline talip olunca, uzun uğraşlardan sonra yatırım izni almış. O da oteli yıkmamak şartıyla. Dolayısıyla, binayı modern hale, getirebilmek için büyük uğraş verilmiş. 80 milyon euro’yu aşan bir yatırımla, Adriyatik’in en lüks oteli yaratılmış. Kentin en güzel körfezlerinden birisine sahip olan tesis, Türk müdür yardımcısı Volkan Korkmaz’ın çabalarıyla öne çıkmaya çalışıyor. Korkmaz, ekibin hizmet kalitesini yükseltmek için düzenli eğitimler düzenliyor. Rixos Dubrovnik, bölge için bir cazibe merkezi haline gelmiş bile. Konferanslar, basın toplantıları, bayi toplantıları için büyük talep alıyor. Türk şef Özgür Dönertaş, Osmanlı yemeklerinin sunulduğu Lalezar ve deniz mahsülleri ağırlıklı olan Azur restoranda yarattığı lezzetlerle, oteli bir cazibe merkezi haline getirmiş. Rixos Türk markası olarak Hırvatistan’da ülkemizin reklamını yaparken, restoranları ve yemekleriyle de Dubrovnik markasına hizmet ediyor. Ülkeler arasında bir gönül bağı kuruyor.
Kasr-ı Nehroz’un sessizliğinde Midyat’ı dinlemenin zevki
Midyat’ta dünya çapında bir butik otel yaratılmış; Kasr-ı Nehroz. Tarihi bir taş konak doğal yapısı bozulmadan yenilenmiş. Oteldeki her ayrıntı ince bir zevk eseri olarak tasarlanmış. Teraslar, avlular, yemekler, her şeyde bir zerafet var. En çarpıcı özelliklerinden birisi sessizliği. Kumruların mırıltıları, ezan sesleri ve tarihi kilisenin çan sesiyle birleşince, farklı kültürlerin saygı içinde, huzur içinde birlikte yaşadığı bir dünyanın ne kadar güzel ve insani olduğunu hissediyorsunuz. Binlerce yıllık tarihin Midyat’ta yaşadığına, orada zamanın durduğuna tanık oluyorsunuz.








Memur sendikaları ile hükümet anlaşamadı. Zam kararını Hakem Heyeti verecek!